YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

Esas No: 1986/9-722
Karar No: 1987/203
Tarih: 18.3.1987

DAVA : Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul İkinci İş Mahkemesi’nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 29.5.1986 gün ve 1985/1321 – 1986/614 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 23.9.1986 gün ve 5772-8379 sayılı ilamıyla; … Davacılar, müşterek miras bırakanları işçinin, işverenin taşıma sözleşmesi ile bağlılık kurduğu araçla fabrikaya gelirken yolda trafik kazası sonucu ölmesinde işverenin tamamen kusurlu bulunduğu iddiası ile manevi tazminatı isteğinde bulunmuşlardır.

Gerçekten kazanın, 5.11.1985 günü saat 7.15 sıralarında işverenin işçilerini ikamet ettikleri yerlerden fabrikaya getirip götürmek üzere sözleşme yaptığı F.’ye ait 26 … 934 plakalı olup, N.’nin yönettiği otobüs, davacıların miras bırakan işçi ile diğer işçileri Çerkez Köy’de bulunan işyerine getirdiği sırada karşı istikametten gelen ve ….. Köyü Belediyesi’ne ait olan … plakalı münibüsün yol durumuna göre süratini ayarlamadan ve trafiğin müsait olup olmadığına bakmadan önünde giden aracı sollamasıyla çarpışma sonucu meydana geldiği anlaşılmaktadır.

Gerek hadise akabinde, gerekse mahkemece yatırılan bilirkişi incelemesinde, olayda kusurun tamamının ( %100 ) sisli bir ortamda önündeki vasıtayı sollayarak geçmek isteyen … plakalı …. Köyü Belediye minübüs sürücüsü A.’da bulunduğu davalı şirket şoföründe ve şirketin kendisinde herhangi bir hizmet ve denetim kusurun olmadığı tespit edilmiş, bu kusur durumu mahkemece de kabul edilmiş ve dava kusur sorumluluğundan değil kusursuz sorumluluk türlerinden tehlike sorumluluğundan istek hüküm altına alınmıştır.

Bu şekilde oluşturulan karar davalı tarafından temyiz edilip kusura dayalı sorumluluk iddia eden davacı tarafından temyiz edildiğine göre esas yönünden sadece bu tür sorumluluk üzerinde durmak gerekecektir.

Hukukumuzda asıl olan kusur şartına dayalı sorumluluktur. Ancak teknolojinin gelişmesi ve bu gelişen teknolojinin sanayimize uygulanması sonucu meydana gelen bazı tehlikelerin doğurduğu zararların tazmininde kusur şartının aranması her zaman adaleti ve toplumsal düşünceyi tatmin etmediğinden doğal hukuk görüşü ile Anayasalarda anlatımını bulan temel hak ve ilkelere yaklaşımı sağlayan tehlike sorumluluğu kuralı geliştirilmiştir.

Bu kuram 27.3.1957 gün, 1/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile yargısallaşarak açıklığa kavuşmuş ve ondan sonraki kararlarda bu insani düşüncenin takipçisi olmuşlardır.

Bu kuramın özü; işyerinde işin yürütülmesi ile ilgili olarak oluşan tehlikelerin meydana getirdiği zararlarda, işçinin ve işverenin kusurları bulunmaması halinde bile işçinin uğradığı zararın tamamının işçiye değil de, hakkaniyet ölçüsünde, bir kısmından, onun faaliyet ve iş görmesinden en önde yararlanan işverenin de sorumlu tutulmasıdır.Bu tanımlamaya göre işverenin sorumluluğu için yeri ve zaman bakımından bağlantı yeterli olmayıp tehlikenin işin yürütülmesi ile ilgili olarak ortaya çıkmış olması ve bu bağlantınınişçinin ya da üçüncü kişinin ağır veya tam kusuru ile kesilmemiş bulunması şarttır.

Dava konusu zararlandırıcı olay, işçilerin ikamet ettikleri mahallerden sosyal yardım amacıyla işyerine taşınması sırasında olmuştur. bu halin işyerinde işin yürütülmesi ile ilgili bir tehlike sayılıp sayılmayacağından önce karşıdan gelen Belediye minübüs sürücüsünün ağır ve tam ( %100 ) kusuru ile sonuç bağlantısı kesilmiş, sebep-sonuç bağlantısı üçüncü kişi ile kurulmuştur. Böyle durumda davalı işvereni tehlike ( risk ) kuram sorumluluğu ile de sorumlu tutmak mümkün değildir. Bu nedenlerle mahkemenin değişik görüşle davayı kabul etmesi hatalıdır. Karar bozulmalıdır… gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve Usul’ün 2494 sayılı Yasa ile değişik 438 /son maddesi gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, iş kazası nedeniyle manevi tazminat isteğine ilişkindir.

İşverenin işçilerini ikamet ettikleri yerlerden işyerine getirip götürmek için taşıma sözleşmesi ile temin ettiği araç, 5.11.1985 günü işyerine gitmekte iken karşı istikametten gelen …. Köyü Belediyesi’ne ait minübüsün, yol durumuna göre hızını ayarlamadan ve trafiğe müsait olup olmadığına bakmadan önünde giden aracı sollaması üzerine kaza meydana gelmiş davacıların dekteği işçi bu kaza sonucu ölmüştür.

Yaptırılan bilirkişi incelemesi sonunda olayda kusurun tamamen …. Köyü Belediyesi’ne ait araçta oluduğu, işçinin bindiği aracı kullanan şoförün ve davalı şirketin bir hizmet ve denetim kusuru olmadığı anlaşılmıştır. Mahkeme de bunu böyle kabul etmiş, kusursuz sorumluluk türlerinden tehlike sorumluluğundan isteği hüküm altına almıştır.

Görüldüğü gibi, dava işverenin iş kazasından ileri gelen sorumluğu konusuna ilişkin bulunmaktadır. Eskiden olduğu gibi bugün de yürürlükte bulunan yasalar, işyeri tehlikelerini olabildiğince ortadan kaldırmaz, karşılık koşullarına uygun bir çalışma ortamı hazırlayabilmek amacıyla buyurucu kurallar koymuştur. Bu kurallar arasında 1475 sayılı İş Kanunu’nun 73. maddesinin konu bakımından özel bir önemi olduğu için kısaca sorumluluğun özelliği nedeniyle işverenin bu durumda da sorumlu tutulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş çoğunluk tarafından paylaşılmamıştır. Öğretide illiyet bağını kesen nedenlerin bütün sorumluluk halleri ve bu arada tehlike sorumluluğu içinde geçerli olduğu uygulanmaktadır. Yargıtay’da illiyet bağının sadece kusura bağlı sorumlulukta değil, sebep ve özellikle tehlike sorumluluğunun kurulabilmesi için de zorunlu oluduğunu kabul etmektedir ( HGK’nin T. 3.3.1971 ve E. 1969/9-874, K. 121 sayılı; T. 10.11.1976 ve E. 1975/15-1125, K. 1976/2773 sayılı ve T. 10.5.1978 gün ve E. 1977/10-807, K. 1978/374 sayılı; T. 26.12.1986 ve E. 1986/9-601, K. 1986/1189 sayılı kararları ). Gerçekten de, kusurlu sorumluluk ile kusursuz sorumluluğun bütün halleri için gerekli olan nedenlerin tehlike sorumluluğunda etkili olamayacağını açıklamak güçtür.

Aslında illiyet bağını kesmesi söz konsu olan bu çeşitli durumların evveliyetle tehlike sorumluluğunda kabul edilmesi gerekir. Zira kusurlu olmadığı gibi, kendisinden beklenen özeni gereği şekilde yerine getirmiş olan bir işvereni, işyeri ya da işletmesiyle uzaktan yakından ilgili bulunan bir üçüncü kişinin eyleminden giderek mücbir sebepten de sorumlu tutmak adalet ve hakkaniyet duygularını incitir.

Bu genel açıklamadan sonra somut olay değerlendirilecek olursa; işyerine gitmek için işverence sosyal yardım amacı ile temin edilen araca binerek işyerine gitmekte olan işçinin karşıda gelen başka bir aracın kusurlu çarpması sonucu ölümü ile sonuçlanan olayın, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 11. maddesine göre bir iş kazası olarak nitelendirilmesi, işverenin bu kazadan sorumlu tutulmasını gerektirmez. Başka bir anlatımla, kazanın işverenin işi görülürken gerçekleşmiş olması, sorumluluğu için yeterli değlidir. Çünkü olay, üçüncü kişinin tamamen kusurlu davranışı sonucu gerçekleştiği için, işyerine özgü tehlike ile meydana gelen sonuç arasında uygun illiyet bağının varlığından söz edilemez. Başka bir deyişle, olay üçüncü kişinin %100 kusurlu davranışıyla meydana geldiğine göre, illiyet bağı kesilmiştir. bu itibarla, davalı işvereni bu iş kazasından sorumlu tutmak olanağı yoktur. Açıklanan nedenlerle Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. O halde direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nin 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 18.3.1987 gününde oyçokluğuyla karar verildi.